Ankara

31  Temmuz gecesi Ankara’ya döndüm. Pek çok adım, 288 gün ve 32 ülkeden sonra.

Şimdi yerleşik hayata tekrar alışmaya çalışıyorum :).

Çok fazla zaman geçirmeden “adımlar”ın geri kalanını yazmak niyetindeyim. Umuyorum yoldakinden daha hızlı olabilirim.

Altan

Reklamlar
Kategoriler:Yolda Etiketler:

Ellerin kirilsin Rodrigo Ferrer Candia!

Iki hafta kadar once Sili’nin baskenti Santiago’da bilgisayarim calindi.

Hostelde kaldigim yurt odasindaki dolabimin kilidini acan hirsiz, icinde bir kitabim, not defterim, yagmurlugum ve bir iki ufak tefek sey olan kucuk sirt cantami ve bir de kendi cantasinda duran bilgisayarimi calmis. Hostelde, odaya girdigini ve bes dakika sonra ciktigini gosteren kamera kayitlari ve otele kayit yaptirirken verdigi pasaportun taranmis goruntusu var. Pasaporttaki isim Rodrigo Andres Del Solar Ferrer Candia.

Santiago’daki baska iki hostel de pasaporttaki fotografindan adami taniyip, kendilerine ayni pasaport ama baska bir isimle kayit yaptirdigini ve yine bilgisayar caldigini haber verdi. Profesyonel bir hirsiza denk gelmisim yani.

Hemen o aksam polis geldi; sikayet, ifade surecleri filan tamam ama umudum yok gidenler icin.

Bu durumlarda maddi kayip icin uzulmek tabii ki cok anlamli degil, zaten cok buyuk bir kayip da degil. Ama bilgisayarin icinde henuz yedek kopyasini almadigim binlerce fotograf vardi. Kabaca, Kuba dahil tum Orta Amerika ve Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’un buyuk kismini iceren fotograflarim gitti. Asagi yukari ikibucuk ayin fotograflari yani. Fotograflarla beraber oralara ait hafizamin bir kismini da kaybetmis oldum. Sirf bu yuzden bile, ellerin kirilsin Rodrigo!

Adimlar cok geriden geliyordu, maalesef istedigim hizda yazamiyordum. Simdi bir de zorunlu ara olacak. Temmuz sonu gibi Turkiye’ye donmus olacagim. O zaman “aklimda kaldigi kadariyla” yazacagim artik 🙂

Kategoriler:Yolda Etiketler:

Yogyakarta

Cava kültürünün başkenti Yogyakarta’dayım. Birbuçuk milyonluk şehir Cakarta’dan sonra çok sakin gibi geliyor. Ama görülecek çok şey var.

Sokaklarda yürürken satıcılar durmadan batik dükkanlarına davet ediyor. Rengarenk boyanmış kumaşlar şehrin her yerinde vitrinleri süslüyor; ama ben iyi bir müşteri değilim.

Şehrin biraz dışındaki Budist tapınağı Borobudur’a ve oradan da Merapi Volkanı’na gidiyorum. Merapi’deki manzara nefes kesiyor. En son birkaç ay önce püskürmüş ve yakınlardaki bir köy tamamen boşaltılmış. Hala dumanlar tüten zirveye çıkmak tabii ki mümkün değil; ama tepeye doğru kısa bir yürüyüş yapılabiliyor.

Yerler volkanik külle kaplı. Ayakta kalabilen ağaçlar, volkanik püskürmenin etkisiyle neredeyse tamamen yere paralel hale gelmişler. Daha önce hiç görmediğim bir manzarayla karşı karşıyayım. Dünyadışı bir yerdeyim hissine kapılıyorum.

Bir başka gün Sultan Sarayı’nı ziyaret ediyorum. Geleneksel Cava dansları sergileniyor. Kalabalık bir müzisyen topluluğunun çaldığı ezgiler eşliğinde dört tane genç kız çok ağır ağır dansediyorlar. Onun dışında sarayda sultanların günlük hayatına dair ufak tefek eşyalar ve resimler var. Saray ziyaretinden sonra hemen yakındaki bir restoranda sultanların favori yemeklerinden oluşan bir de menü deniyorum; bambu çöpler arasında et ve tabii ki pirinç. :).

Yogyakarta’da planladığımdan uzun kalıp biraz dinleniyorum. Bir sonraki durak Bali.

Kategoriler:Yolda Etiketler:,

Cakarta

Uçağım Endonezya’nın başkenti Cakarta’ya iniyor. İlk defa Güney Yarımküre’ye geçiyorum.

Yine bir adalar ülkesindeyim. 17 binden fazla ada varmış Endonezya’da. Başkent Cakarta, Cava adasında. Diğer çok bilinen adalar; Sumatra, Sulavesi, Borneo (Endonezya’ya ait kısmına Kalimantan deniyor.) ve tabii ki turistik Bali.

Bütün Güneydoğu Asya gibi Endonezya da Avrupa ülkeleri tarafından sömürgeleştirilmiş. Zamanında İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nden daha büyük ve kudretli olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi yüzyıllarca yönetimi elinde tutmuş. 2. Dünya Savaşı sırasındaki Japon işgalinden sonra hızlanan bağımsızlık hareketleri sonunda meyvesini vermiş; Endonezya Japonya’nın teslim kararını açıklamasından hemen sonra Sukarno liderliğinde bağımsızlığını ilan etmiş. Hollanda’nın bu kararı kabul etmesiyse dört yıl ve uzun çatışmalar sonunda olmuş.

Endonezya’nın nüfusu 240 milyon, Cakarta’nınsa 10 milyon. Kocaman, kalabalık ve karmaşık bir büyükşehir. Kaldırımlarda yürümek bile zor. Büyük alışveriş merkezleri pek çok yerde olduğu gibi Cakarta’da da vakit geçirmek için ilk sırada tercih ediliyor gibi görünüyor.

Ben yine de kendimi sokaklara atıp şansımı zorluyorum. Şehrin eski merkezi sayılabilecek bir meydandaki kafede Cava usulü kahve yorulduğuma değiyor.

Büyük bir hevesle Denizcilik Müzesi’ne gidiyorum. Beklediğimden küçük ve mütevazıymış; birkaç gemi maketi, eski denizcilik aletleri ve yerlilerin kullandıkları rengarenk boyanmış sandallar var.

Cakarta’da iki gün kalıp trenle sonraki durağım Yogyakarta’ya geçiyorum.

Kategoriler:Yolda Etiketler:,

Singapur

Singapur bilgisayar oyunlarından çıkmış gibi. Her şey tertemiz, düzenli, yerli yerinde, olması gerektiği gibi; göze batan bir aykırılık, olmamış denecek hiç birşey görünmüyor. Geniş yollar, çok iyi bir toplu taşım sistemi, nefes almak için parklar, bahçeler, çok güzel müzeler, tiyatrolar…

Bu kadar düzeni korumak da kolay değil tabii. O hep söylenen sakız yasağına ek olarak -sigara yasağını saymıyorum bile- düzen bozucu her şey yasak. Üzerinde “Singapore is a FINE city” (Keyfinize göre “Singapur GÜZEL bir şehirdir” veya “Singapur bir CEZA şehridir” diye çevirin.) yazan tişörtler satmaksa serbest.

4 milyonluk bu ada ülkede nüfusun çoğunluğu Çin asıllı. Bu yüzden Malezya’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra kurulan federasyondan kendi istekleriyle ayrılmışlar. O zamandan sonra yapılan seçimlerin hepsinden galip çıkan Halk Hareketi Partisi yönetiminde büyük bir kalkınma gerçekleştirmişler. Ortaya çıkan zenginlik her yerde kendini belli ediyor.

Bu zenginliğin Singapur’la neredeyse özdeşleşen simgesi alışveriş merkezleri de şehrin en büyük caddelerinde daha önce hiçbir yerde görmediğim büyüklük ve ihtişamda birbiri ardına sıralanıyor. Akla gelen tüm lüks mağazaları yan yana görmek mümkün. Hiçbiri eksik değil.

Şehirdeki eski evler de çok iyi korunmuş ve çok katlı gökdelenlere kurban edilmemiş. Devasa binaların yanında iki katlı rengarenk evler hala dimdik ayakta duruyor.

Singapur Ekvator’un hemen üzerinde yer alıyor. Tropik iklimin sonucu aksatmadan neredeyse her gün çok şiddetli ama kısa süreli bir yağmur yağıyor. O anda kendini en yakın yere atabilenler şanslı, yoksa birkaç saniyede sırılsıklam olmak işten değil.

19. yüzyılın ikinci yarısında Singapur’da kadın erkek oranı çalışmak için başka ülkelerden gelenlerin etkisiyle 1:10’muş. Yemek yapmak için ne uğraşan ne de vakti olan bu kadar erkek nüfusu besleyebilmek için, birkaç kap hazır yemeği basit arabalarda satanlar türemiş. O zamanlardan kalan bir alışkanlıkla sokaklarda yemek yemek burada bir yaşam biçimine dönüşmüş. Pek çok lezzetli ve ucuz yemek alternatifi sokaklardaki tezgahlarda bulunuyor. Bir tanesinde gördüğüm bizdeki çöp şişe benzer kebap benim de aklımı çeliyor. Ama masaya gelen tabağa büyük bir hevesle saldırdığımda etin buralardaki genel eğilime uygun biçimde maalesef şekerli olduğunu fark ediyorum :(.

Kategoriler:Yolda Etiketler:

Cebu

Filipinler’deki son durağım Cebu “Güneyin Kraliçesi” diye anılıyor. Visaya takımadalarının en büyük, ülkenin de ikinci büyük şehri. Sadece iki akşam kalacağım, varır varmaz kendimi sokaklara atıyorum.

Macellan tarafından yerel halkın Hıristiyanlığa geçişi nedeniyle dikilen bir haç, şehrin kalesi ve Gorordo Evi’ni görüyorum. 19.yüzyıldan kalan bahçe içindeki iki katlı ahşap ev varlıklı bir ailenin yaşamı hakkında çok ilginç ayrıntılar sunuyor, ama içinde fotoğraf çekmek yasak maalesef.

Filipinler’in ulusal kahramanı, İspanyol egemenliğinin sona ermesine yol açan sürecin fikir babalarından Jose Rizal’in adına yapılan müzeyi ziyaret etmek istiyorum. Yenileniyormuş, maalesef elim boş dönüyorum.

Şehirde yürürken kapalı bir pazaryerine de denk geliyorum ve sonunda durian yiyebiliyorum. Bu meyve bütün Güneydoğu Asya’da bulunuyor. Aşağı yukarı kavun büyüklüğünde ve dışında sert bir kabuk var. İçindeki çekirdeklerini çevreleyen yumuşak kısmı yeniyor.

Ancak bir sıkıntı var, durian inanılmaz derecede kötü kokuyor. Güneş altında beklemiş çöpe benzeyen bir kokusu var ve metrelerce öteden hissediliyor. Bu yüzden her yerde yemek mümkün değil. Pek çok otelde “Durian giremez.” uyarıları var.

Etrafında koparılan bu kadar patırtıdan sonra ben de gittiğim her ülkede durian kovalıyorum ama bir türlü denk gelmiyor, mevsimi değilmiş. Cebu’daki pazarda görünce kaçırmıyorum. Satıcı kız, emin misin der gibi bakarak, bir tanesini dilimleyip uzatıyor. Açık söyleyeyim, tadı kokusundan daha güzel ama “o kokuya rağmen mutlaka yenmesi lazım” olan bir şey de değil. Her tarafta pek çok güzel ve ucuz tropik meyve varken, bence yemek için duriana sıra gelmez. Ama denk gelirseniz siz de deneyin.

Kategoriler:Yolda Etiketler:,

Boracay

Filipinler’de 7107 ada varmış. Denilen o ki, sayıları suyun yüksekliğine göre değişiyormuş :). Pervaneli uçağım yağmur altında Caticlan havaalanına iniyor. Kısa bir tekne transferiyle güzel hava umuduyla geldiğim Filipinler’in en çok bilinen ve muhtemelen en güzel adalarından biri olan Boracay’a geçiyorum.

İnce uzun adanın iki tarafında plajlar var. Doğu tarafı çok iyi rüzgar alıyor, rüzgar ve uçurtma sörfü yapanlar o taraftalar. Benim gibi “Gün boyu bu rüzgar çekilmez, sörf yapmaya nasolsa giderim.” deyip üşenenler de rüzgarsız, incecik ve bembeyaz kumların dört kilometrelik sahil boyunca uzandığı diğer tarafta kalıyorlar.

Yerel bir bayrama da denk geliyorum Boracay’da. Rengarenk boyanmış halk müzik eşliğinde bira içerek sahilde gün boyunca  yürüyor.

Yapacak çok bir şey yok adada. Günlerim kitap okuyarak, yağmurun durduğu zamanlarda kumsalda uzun yürüyüşler ve deniz keyfiyle çabucak geçiyor.

Kategoriler:Yolda Etiketler:,